Bazı futbolcular oynar, bazılarıysa dua eder gibi oynar. Roberto Baggio, o ikinci türdendi. Onun futbolu bir oyun değil, bir ibadetti. Her pasında zarafet, her vuruşunda sessiz bir felsefe vardı. Baggio, sahaya çıktığında top bile onun kalbini dinlerdi. Çünkü o sadece topa değil, insana da dokunurdu.
Vicenza’nın o sessiz çocuğu, dizlerinin ihanetine rağmen hiç şikâyet etmedi. Çünkü onun sahası toprak değildi; sabırdı, inançtı, acıydı.
Her sakatlıkta biraz daha insanlaştı, her düşüşte biraz daha büyüdü.
Juventus’ta, Milan’da, Inter’de giydiği formalar, onun için şöhretin değil, arayışın sembolüydü.
Ama her efsane gibi, onun da kırıldığı bir an vardı: 1994 Dünya Kupası finali.
O penaltı… o gökyüzüne yükselen top… ve yere eğilen o baş.
Baggio, o gün kaybetmedi. O gün, insanlığın fotoğrafı çekildi sadece.
Çünkü bazı yenilgiler mağlubiyet değildir — varoluşun çıplak hâlidir.
Ve işte o yüzden denir ki:
Sokrates zehirlenerek öldü, Nietzsche halüsinasyonlar içinde öldü, Baggio ise ayakta öldü.
Biri düşüncenin, biri deliliğin, biri zarafetin kurbanıydı.
Roberto Baggio, futbolun içindeki felsefeydi.
O, 10 numarayı bir statü değil, bir sorumluluk olarak taşıdı.
Topla konuşurken sessizdi, ama kalplerin içinde yankılandı.
Kupa kaldırmadığı yıllarda bile bir şey kazandı: saygı.
“10 numaradan hikâyeler” bazen zaferle değil, zarafetle yazılır.

















